KENAN DEMİREL

22.10.2018
336

İnsan ve Sanat

Bu yazıma Haberötesi ekibinden özür dileyerek başlamak istiyorum. Zira üçüncü yazı için çok gecikmiş oldum. Bazen insan, bir şeyi çok istese de yapamaz, benimki öyle bir durum. Tabii bu zaman süresince gündem o kadar hızlı değişti, kafamızı o kadar farklı konularla meşgul oldu ki, planlamamız ve takip etmemiz gereken birçok şeyi ertelemek durumunda kaldık.
 

Ben bu girizgâhtan sonra insanın değişmeyen bir yönü olan sanattan bir nebze bahsetmek istiyorum kendi dünyama göre... İnsanı başlı başına bir muamma, sanatı ise bu muammanın ipuçları, iz düşümleri olarak görüyorum. Biraz açmaya çalışırsak sanat; insanın varoluşundan bu yana duygu, düşünce, muhayyile ve havsalasının yaratıcı gücüyle, somut ve soyut malzemelerin işe koşularak dışa vurumdur diyebiliriz. İnsan ise yeryüzünün sorumluluk beklenen tek canlısıdır. İnsan dışındaki varlıklar tabiatı gereği neyse, onu kusursuz yaparlar zaten. Sanat insanın insan kalabilmesinin çok önemli bir ifadesidir belki de. Sanat insanın kâinatla iletişimi, konuşması, alışverişi ve bunun sonucu olan eseriyle saygısının ve hakkının ödenmesidir bence. Şeyh Gâlîb’in mısralarına bu anlamda tekrar bakmak istedim.
 

“Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”

[Kendi kişiliğine (özüne, yaradılışına) hoş bir nazarla (ibretle) bak;
sen âlemin özüsün. Sen, varlıkların gözbebeği olan insansın.
]

 

İnsanın kendini tanıması ve kendine saygı duyması en temel unsurdu sanırım. Özellikle zamanımızda oluşturulan algıyla insanların olması gereken değerden her geçen gün uzaklaştığı, mutsuz olduğu, içindeki boşluğu gideremediği çok dillendirilen bir durumdur. Ya da insanın içinde büyüyen yalnızlığı bir türlü ifade edememesi, kendisine ve evrene bir nevi yabancılaşması sanatın işlevini ve önemini bize tekrar hatırlatıyor diyebiliriz. Belki de sanatın bir işlevi de bu boşluğa tutulan bir yansıtım olmalıdır.
 

Sanatçının her şeye farklı bakabilen, kimsenin göremediğini görebilen derinlikli bir bakışa sahip olması gerekir elbette. İnsanlara sanatın yorum gücünü gösterebilmek, sanatçının diğer insanlardan farklı olan algı, duydu, muhayyile yetisi nispetinde mümkün olmaktadır. Doğuştan gelen yetenekler çalışma ve emek ile birleşirse güzel sonuçlara ulaşmak mümkün olabilmektedir. Sanatın görsel ve işitsel olmak üzere pek çok dalı vardır, ancak amaç konusunda birleşirler sanırım.  Evren, dünya ve insana bakış, sanatçı penceresinden çok daha farklı boyutlarda algılamamıza imkân vermektedir. Konu buraya gelmişken bu toprakların sesi Yunus Emre’nin şu dörtlüğüne kulak verelim derim.
 

“Elif okuduk ötürü.

Pazar eyledik götürü.

Yaratılmışı hoş gördük,

Yaratan'dan ötürü.”
 

Bu dörtlükten benim anladığım; varoluşu doğru okumak, yeryüzü ölçeğinde doğru bir duruş sergilemek ve her şeye hoş ve sorumlu bir nazarla bakmak diyebilirim. Sanatın söz boyutunda kaldım, diğer alanlarına girmem yazının uzamasına sebep olacaktı.

Geçen yazımızda yaşayan mısralar başlığı altında değerli abim Onursal Başkanımız İbrahim Sağır’ın şirini yayınlamıştık. Şimdide onursal başkanımız derneğimiz ve bizim üzerimizde çok büyük katkıları olan Muharrem Kubat üstadımızın “Bir Ömür Böyle Geçti” şirini paylaşacağım. Sanırım başlıkla da örtüştü bir insan ömrünün hikâyesi. Fırsat ve sağlık oldukça yazılarımızı ve üyelerimizin şiirlerini siz haber ötesi takipçilerine paylaşmaya çalışacağım. Her şey gönlünüzce olsun. Sağlık ve esenlikler diliyorum.

                                                                                                                                                           Kenan Demirel
                                                                                                                                           
Eskişehir Şairler Derneği Başkanı

 

Yaşayan Mısralar
 

Bir Ömür Böyle Geçti

Bir kış günü,

Bir dağ köyünde,

Hiç acı çekmeden,

Yolda yürürken,

Doğurmuş beni anam.

Söz arasında hep bunu söylerdi

Arada sırada da,

Gözümün içine bakar gülümserdi.

 

Benim büyüdüğüm ev,

Öyle,

Üç odalı, bir salonlu değil.

Penceresiz,

Bir oda.

Taş örme,

Bir sofa.

 

Çocukluk arkadaşlarım oldu,

Birdirbir oynadık gündüzleri.

Kına yakılan gelinleri seyrettik geceleri.

Sabaha dek bekledik,

Bulgur çeken değirmenleri.

Koyun, kuzu güttük dağlarda,

Bostan bekledik tarlalarda.

Mısır yolduk pişirdik,

Bazen de taşlaştık,

Dövüştüğümüz zamanlarda oldu,

Kucaklaşıp öpüştüğümüz zamanlarda.

 

Bir hasat mevsimi sonrasıydı,

Anam,

Elimden tuttu,

İlkokula götürdü,

Kayıt ettirdi beni.

Bir de baktım ki,

Bitirmişim okulu.

Köy Enstitüsü sınavların katıldım,

Kazandı çağrısını bostan tarlasında aldım.

Omzumda azık torbası,

Okula vardım.

 

Öğretmenlerimiz karşıladı bizi.

Önce sıraya girdik,

Kayıt olduk.

Sonra banyoya gittik,

Eski giysilerimizi çıkardık,

Yenilerini giydik.

Sınıfları, lavaboları gezdik.

Gördüklerimize,

Duyduklarımıza,

Bazen şaşırdık,

Bazen de sevindik.

Yemek masamızda, her öğle vakti bir öğretmen oldu,

Çatal. Kaşık tutmayı öğretti bize.

 

Günler ayları,

Aylar yılları kovaladı.

Türkçeden parçalar okuduk,

Matematik’ten problemler çözdük.

Şarkı söyledik,

Harmandalı oynadık,

Bahçe suladık,

Bağ belledik,

Mezun olduk.

 

Köylere dağıldık,

Çocuk okutmaya başladık.

Bıkmadık,

Usanmadık,

Çalıştık,

Didindik,

Ulus için,

Yurt için…

 

Bu arada gençliğimizi hatırladık,

Ana-baba olalım dedik,

Çoluk çocuğa karıştık.

Gece demedik,

Zamanla yarıştık.

 

Böylece yıllar sıralandı,

Arka arkaya,

Bir bir.

Şimdiye dek,

Ne yaptık diye geriye döndük,

Buğulu gözlerle,

Şöyle bir arkamıza baktık.

 

Bir de ne görelim.

Saçlarımız ağarmış,

Görevimiz sona ermiş,

Gençliğimiz hayal olmuş,

Geçmişte dostlarımızla birlikte paylaştığımız Sevinçlerimiz,

Mutluluklarımız,

Belleklerimizde tatlı bir anı olarak kalmış.

Ama bu kez de,

Bizim, okuma-yazma öğrettiklerimiz büyümüş,

Hizmet vermeye başlamış,

İnsanlık için,

Çağ için…

 

                     Muharrem KUBAT

Eskişehir Şairler Derneği Onursal Başkanı