SERDAR DEMİRHAN

06.05.2019
237

Yeni Bir Parti Kuruluyor mu, Kim Kuruyor?

Seçimin üzerinden bir ayı aşkın bir zaman geçti ancak tartışmalar bitmedi. Hatta öyle ki, seçim öncesi Türkiye’nin başında kıyametler kopacakmışçasına milletin beynine çakılmaya çalışılan “beka” meselesi bile bu tartışmaların gölgesinde kaldı. Sanırsınız seçim bitti, beka meselesi ortadan kalktı. Seçim sonuçlarına etki eden başat faktörlerden biri olan ekonomi meselesi de yok gündemde. Damat beyin havanda su dövme bab’ından ekonomik paketlerini saymazsak tabii… Ülke olarak İstanbul’la yatıyoruz, İstanbul’la kalkıyoruz. Ülkenin asli meselelerini konuşabilmek için Ak Parti’nin ve sayın Cumhurbaşkanımız’ın ortaya çıkan sonucu hazmetmesini bekliyoruz artık. Kulağımız tetikte, şu dönemde hiç kimsenin içinde olmak istemeyeceği yerden, yani YSK’dan gelecek kararı bekliyoruz diğer yandan…

Damat beyin zırt pırt söylediği gibi “bakın işte burası çok önemli”…   Zira YSK’dan çıkacak karar sadece İstanbul için değil, Türkiye’de bundan sonraki süreçte siyasetin nasıl ilerleyeceği noktasında da belirleyici olacak.  YSK itirazları yerinde bulmaz çıkan sonucu tescil ederse başka, seçimlerin tekrarına karar verirse başka bir durum çıkar ortaya. Tabii sadece bu değil, her iki durumda da Külliye’nin sergileyeceği tavır ve muhalefetin alacağı pozisyon önemli hale gelir. 
Bu noktada şunu ifade etmeliyim. Bundan bir yıl önce Ak Parti bu kafayla giderse 2020’yi bulmaz dediğim süreçte hiç kimsenin ihtimal vermediği noktadayız şu an. Ve geldiğimiz noktada, 15 Temmuz sonrası süreçte “Yenikapı Ruhu” başta olmak üzere defalarca eline fırsat geçmesine rağmen bu fırsatı elinin tersiyle iten Sayın Cumhurbaşkanı’nın bugün “Türkiye İttifakı” düşüncesini dile getirmesi de bu süreci geri çeviremeyecek maalesef. Hele hele günden güne daha da kıskacına girdiği tek müttefiki MHP’nin baskısı ortadayken…
Sohbetlerimizi hatırlayanlar çok iyi bilir. Defalarca ve iddiayla Ak Parti’nin sonunu MHP getirecek demiştim. Bütün işbirliği ve koşulsuz desteğine rağmen savunduğum bu iddia da pek taraftar bulmamıştı doğrusu. Ancak hep şu noktaya dikkat çekmeye çalıştım. Neden Bahçeli hiçbir sorumluluk makamına tek bir MHP’liyi sokmuyor? İstese en az üç bakanlık alabileceği bir konumda neden hükümete girmiyor? Öyle ya, bir siyasi parti iktidar ile seçim öncesi işbirliği yapıyorsa seçim sonrasında da koalisyon yapmak istemez mi? Bahçeli istemedi. Çünkü süreci çok doğru okuyordu. Çok akıllı bir strateji ile hem partisini diri tutmayı başarıyor, hem de hiçbir fiili sorumluluğa girmeden sistemin kilit rolünü elinde tutabiliyordu. Hiçbir şey almadan koşulsuz destek vermenin gerekçesini merak edenlere karşı da, Tayyip Erdoğan’ın sürekli gündemde tutmaya çalıştığı ve kendi ideolojisinin de temelini teşkil eden “beka meselesi”ni gösteriyordu. Bahçeli’nin geçmiş 20 yılda Türkiye’nin yaşadığı en kritik siyasal kırılma süreçlerinde üstlendiği rolü düşünürseniz, bugün de politik sistemin pimini elinde tutmasına şaşırmazsınız. Demem o ki, yeri ve zamanı geldiğinde Bahçeli bu pimi yine çekecek ve Türkiye yeni bir siyasal sürece girecektir. 

İşte bu noktada YSK kararı ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın tavrı süreci ya zamana yayacak, ya da erkene alacaktır. 
Bu noktadan sonra siyasal ve toplumsal gerilimleri besleyen bir yaklaşım, hem siyasal kaos, hem de ekonomik bunalım nedeniyle zaten yüksek gerilim hattında bulunan Türkiye’yi geri dönüşü olmayan yollara sokar. Bu kadar net…
Şu aşamada, kaos ortamının ve toplumsal gerilimlerin siyaset mühendisleri için yaratacağı elverişli koşulları bir kez daha hatırlatmanın gereği yok sanırım.
Bu tespiti yaptıktan sonra gelelim herkesin merakla beklediği yeni siyasi oluşum çabalarına… Uzun süredir toplum gündemini işgal eden meselelerden biri bu da… Maulm Abdullah Gül, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu meselesi…  
Bildiğiniz gibi Ahmet Davutoğlu birçoğumuzun “vay be” dediği ve “kardeşim madem bunları görüyordun, biliyordun da neden bu zamana kadar bekledin” diye sormadan edemediği bir deklarasyon yayınlayarak ilk fiili adımını attı. Sözde kulak çekme bab’ında Ak Parti içine çeki düzen verme gayesiyle kaleme alınmış gibi görünen bu deklarasyonla Davutoğlu, bir yandan Ak Parti içindeki huzursuzlara mesaj vermek, bir yandan da toplumda ne karşılık bulacağını görmek istedi aslında. Partiye geri dönüşün mümkün olmadığını kendisinin de bildiği bu ortamda Cumhurbaşkanı’nın vereceği sert bir tepkiye karşılık “e ne yapalım, yapacak bir şey kalmadı” deyip parti kuruluşunu hızlandıracağı yönünde bir beklenti var. Kaynaklarımız bizi yanıltmıyor ise daha bugünden en az 40 ilde örgütlenmesini tamamladığı bilgisi var. Eski İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın başrol kapmaya çalıştığı yapılanma içinde Ak Parti’nin eski ağır toplarında da hatırı sayılır sayıda isimler bulunuyor. Ancak bana kalırsa bunlardan pek çoğu güçlü ancak toplum vicdanında sabıkalı isimler. Davutoğlu’nun kurucu olmaları için pek çok önemli isimlerle istişare halinde olduğu da gelen bilgiler arasında.

Diğer yandan Abdullah Gül ve Ali Babacan azımsanmayacak bir mesai ile daha sessiz ve derinden ilerliyor. Yurt içinde ve yurt dışında temaslarda bulunuyorlar. Doğruyu söylemek gerekirse, Ali Babacan bakanlık yaptığı dönemlerdeki naif tavrı ile herkesin nispeten daha ılımlı baktığı ve özellikle iş ve ekonomi çevrelerinde daha bir ağırlığı olan siyasetçilerden. Davutoğlu’nun daha parti içine ve iç kamuoyuna oynadığı bir süreçte Babacan yurtdışı ve iş dünyasının desteğini daha bir öncelemiş ve önemsemiş gibi. Onun da kurucular kurulu için görüştüğü önemli isimler var tabii… 
Her ne kadar iki eski Ak Partili siyasetçinin de seçimlerde beklediklerinden farklı bir sonuç çıkmasına canları sıkılmış olsa da, iki ayrı koldan yürüttükleri şimdilik iki ayrı siyasal oluşum çabası devam ediyor. Ve her ikisinin de içinden geldikleri milli görüş çizgisinin dışında, eski ANAP benzeri farklı siyasal görüşten insanları bir araya getirecek bir oluşum çabasında olduğu gözleniyor. 
Dediğimiz gibi bir taraftan bu oluşum çabaları devam ediyor, diğer taraftan da yakın vadede siyasette ortaya çıkacak manzara bekleniyor. Özellikle Ali Babacan’ın ekonomideki yanlış karar, tercih ve uygulamalar ile kadro zafiyetinin krizi derinleştirdiği ve çözüm üretecek bir iradenin de olmadığı yönündeki düşüncesi, var olan krizin daha da derinleşerek bir erken seçimi tetikleyeceği yönünde  bir rezervi de kenarda tutmasına neden oluyor. 
Sadece Ali Babacan değil tabii, Ahmet Davutoğlu da deklarasyonda dile getirdiği hususlar nedeniyle sürdürülebilir olmaktan çıkan bu sistemin erken seçimi ülke gündemine sokabileceği yönünde bir ihtimali kenarda tutuyor. 
Kısaca söylemek gerekirse siyasetteki herkes avını kuytuda bekleyen panter misali gözünü kulağını dört açmış pusuda yatıyor. Düdüğü çalacak olan belli de maç ne zaman başlayacak, sahaya kim çıkacak, kim hangi takımla oynayacak bekleyip hep beraber göreceğiz.